Tüm gün antreman ile geçti, akşam üstü eve dönüldügünde, Kishiro’nun adim atacak hali yoktu. Direk odasina çekildi ve yataga bile ulaşamadan uyuya kaldi, yerden sogugu yiyince tutuldu kolu bacagi tabi. Sabah, bahçelerinden bir horoz sesi yükseldi, “hüöe o ne beöeaa, ya sus sabah sabah” diye söylene söylene kalkti, sonra tutulan yerlerindeki tüm kemikleri kitlattip elini yüzünü yikamaya gitti. Bugun ona verilen antreman programinin ilk günüydü ve antreman ilk günden asilmazdi. Aslinda bu dusunceyle degil, antremana gitmedigi anlasildiginda yiyecegi dayagi dusundugunden kalkmaya karar vermisti. Disari adimini atti ve ürperdi, sicacik yatagindan kalkip, sabah ayazinda disari cikmak pek akil kari degil diye dusundu, , Nabeshima Efendi’nin bakkalina gitti, sütleri kasalarla beraber aldi ve muhtarin evine dogru koşar adim yola koyuldu. Surekli, boylesine aptalca bir antreman programinin kendisini nasil “olum makinasi” haline getirecegini dusunup durdu. Neydi yani? Kavgada süt sisesi mi kullanicakti. Aslinda fena fikir degildi, kasadan bi süt şişesi cikardi, şişenin agiz kismindan kavradi, sopa gibi tutup ileri geri dogru sallarken, şişe elinden firladi ve yer cekiminin etkisiyle yere dogru hareketlendi, elinden firlamasi gayet normaldi, sabah ayazinin siseler üzerinde bugulanma etkisi vardi. Sisenin dusecegi yeri kestirip oraya ayagini uzatti, maksadi şuydu: sert zemine düşüp şişenin kirilmasindansa, yumuşak zemine ki burda yumuşak zemin Kishiro’nun ayagiydi, düşmesi ve şişenin saglam kalmasiydi ama tarak kemiginin de kirilmasi demek oluyordu bu. Nitekim öyle de oldu, şişenin düştügü yerden “çatırt” diye bir ses geldi. Acidan alt dudagini issiran Kishiro elindeki kasalari zar zor birakabildi. Ayagini tutup tek ayak üstünde zipladi durdu, bir yandan da şişelere, Nabeshima Efendiye, antremana, Ryu’ya, Ken’e, Tokugawa’ya herkese,herşeye sövüyordu. Biraz kendine geldiginde şişeye bakti, kirilmamişti, öylece duruyordu ayaginin dibinde. Şişeyi aldi, kasaya koydu, topallaya topallaya muhtarin evine dogru gitti. Eve dogru birinin yaklaştigini gören muhtar, “eeh nihayet bea” diye kapiyi açti. “a be gızancık, nierdesin sien bie yav, gaç olmuş saat, şuracıkta bekleşir dururum, süt içmem gierek beniım, ayacıklarim ağrır sonra, vier hadi vier. Yarin sabah ierken bieklerim, yoksa Ryu ve Ken’e dierim hıa” dedi ve aldi şişeyi Kishiro’nun elinden. Agzi acik bi şekilde donakalan Kishiro’nun aklindan şunlar geçmekteydi, “Oha herif trakyali! Ne alaka olm, herif kalkmis japonyaya gelmis, bu da yetmemis bide muhtar olmus.” Kapinin suratina dogru kapanmasiyla cikan ses degildi Kishiro’yu kendine getiren, kapanirkenki cikan havanin suratina suratina sert bi sekilde gelmesiydi. Egildi kasalari aldi ve gerisin geriye topallamaya basladi. Tepeyi zar zor aştı. Birkaç eve sütünü verdikten sonra, bir sokaga girdi, burasi bi yerden tanidik geliyordu ona. Tabi ya burasi Mihriban’ın evinin sokagiydi, babasi tüfek ile kovaladiginda boydan boya koşmuştu bu sokagi. Mihriban’ın oturdugu eve yaklaştikca tüm uzuvlari titremeye basladi, zaten tarak kemiginin kirilmasinin verdigi aciyla zar zor yürüyordu, adrenalinin vucuda etkisi hic de yardimci olmuyordu. Evin önüne geldi. Kasalari yere birakti. Derin bir nefes alip, cesaretini toplayip, kapiyi tiklatti ve sonra hemen parmaklarini çapraz yapip “umarim kapiyi acan babasi olmaz, umarim kapiyi acan babasi olmaz, umarim kapiyi acan babasi olmaz” dedi ve kapi aralandi. Karsisinda Mihriban’ı görünce, kalbi o kadar hizli atiyordu ki sesini rahatlikla duyabiliyordu. Mihriban sessizligi bozdu:
-Merhaba, buyrun?
Kishiro’nun beyni komut veriyordu ama konuşmak için kullanilan tüm kaslar adeta bu emirlere karşi cikiyorlardi. Agzindan şunlar döküldü:
-Bbe... Bee... Ben... Hebeleeee...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder